Kendimizle ilgili olumlu ya da olumsuz düşüncelerimizin ne kadarı gerçekten bize ait hiç düşündünüz mü? Aslında oldukça az bir kısmı. Benliğimizi oluştururken diğerleri ayna görevi görürler bizim için. Başlarda, onların bizim hakkımızdaki yargılarını sorgularız. Doğru mu acaba? Gerçekten böyle olabilir miyim? Daha sonra ise bu söylemler tekrarlarla pekişir ve  başkalarının sözü müydü yoksa bizim sesimiz miydi bilinmez olur. Çoğu zaman kehanet kendini doğrular; çünkü biz de kendimize o gözle bakmaya ve buna inanmaya başlarız. Böylece bu söylemler başkaları tarafından da söylenir olur. Artık içimizdeki şüphe de ortadan kalkmıştır. Bu kadar insan yanılıyor olamaz ya. Biz öyleyizdir. Oysa insanların bir diğerinde gördükleri genelde kendi parçalarıdır. Hele ki görürken çok rahatsızlık duyuyorlarsa, hatta bazen nefret ediyorlarsa o gördükleri şeyden. Abartılı tepkilerle uzaklaştırmaya çalışıyor ya da küçümsüyorlarsa, orada görmek istemedikleri gölgeleriyle yüzleşiyorlardır. 

Sizin samimiyetinizi sorgulayan, hatta sizi samimiyetsizlikle suçlayan kişinin muhtemelen samimi ilişkiler kurmaya ihtiyacı vardır. Bunun için önce kendine güvenerek, kendisini karşısındakine açması gerekir; ama bunu yapmaya hazır olana kadar sizi samimiyetsizlikle suçlamaya devam edebilir. Birilerini cinsel yönelim ya da kıyafet seçimi nedeniyle ahlaksızlıkla suçlayan bir kişinin belki kendi cinsel tercihini özgürce yaşamaya ya da dış görünüşüyle beğenilir, istenir olmaya ihtiyacı vardır. Okulda öğrencilerini tembel, düşük zekalı diye tanımlayan, döven öğretmenin belki içinde yaşadığı aşağılanma duygusundan kurtulmak için daha katı, hatta mükemmel olmaya ihtiyacı vardır. Yani başkalarının bize bildirdikleri yargılar bizim değil, onların gerçekliğini anlatır. 

Aynayı parlatmak gerçeği görmemizi sağlamaz çoğu zaman. Bazen gerçeği görmek için gözleri kapatmak gerekir. Maddeler dünyasının çokluğu ve karmaşası gözlerimizi ve aklımızı yorduğunda, en güzeli başkalarının algıları ve yargılarıyla kendimizi ve içinde bulunduğumuz durumu anlamaya çalışmak yerine, gözlerimizi kapatmak ve iç sesimizi dinlemektir. Bazen bedenimiz konuşur, bazen sezgilerimiz.

Okulun ilk haftası kızımı okula kaygıyla bıraktım. Bir gün önce okuldan keyifle dönen kızım bugün okul kapısında “seni özlemek istemiyorum. Beni de götür.” diye ağlıyordu. Öğretmeni onu ağlarken bırakıp eve dönmemi söyledi. Gitmedim. Kızımı sakinleştirdim, vedalaştık ve eve döndüm. Ama hala huzursuzdum. Kendimi yargılamaya başladım. Elbetteki başkalarının aynasından bakarak. Önce ben koruyucu bir anne miyim? diye sordum emin olamadım. Sonra benim kızım gerçekten hassas bir çocuk olabilir mi? diye sordum kendime. Sonra gözlerimi kapattım ve bedenimi iç sesimi dinlemeye çalıştım. Ellerimin sızlayan parmaklarını farkettim. Bana ne anlatıyor olabilir bu diye düşünürken, okul yıllarıma gittim. Sıra dayaklarını, bağıran tehdit eden öğretmenleri hatırladım. Sonra korku içinde olanları izleyen çocuk benliğimi ordan çıkarıp aldım. Sarıp sarmaladım.

Koruyucu anne etiketinden kendimi sakınsam, ağlayan kızımı öylece bırakıp dönmem gerekirdi. Hassas çocuk etiketini ciddiye alsam kızımda sorun arar dururdum. Oysa kendimi dinleyerek kaygımın kaynağını sadece fark etmem bile ayrışmamızı sağlamaya yetti. Ertesi gün kızımı, kendi kaygılarımı, eğitim olgusuna ilişkin yargılarımı yüklemeden sorunsuzca bıraktım okuluna. Başkalarına yansıttığımız duygularımız, yargılarımız bizimle ilgili. Başkalarının bize yansıttıkları yargı ve duygular ise onlarla ilgili. 

Yargılamaktan kurtulmak ve yargılardan korunmanın yolu ise oldukça kolay. Bir kişiyi ya da bir durumu yargılamaya başladığınızda kendinize şunu sorun. Neye ihtiyacım var? Bir kişi sizi yargılamaya başladığı zaman aynı soruyu ona sorun. Neye ihtiyacın var?

Aslı Dağdelen

Aile Danışmanı